Para ilgili herşey  
 


Kriz, ‘Yeni Ekonomik Düzen’in Doğuşu Ve Gelişimi

Yeni Ekonomik Düzen 1970’lerin sonunda ABD’li muhafazakarların ‘deregülasyon’ eylemleriyle hayata geçti. ABD’de Başkan Reagan ve İngiltere’de Başbakan Margaret Thatcher’ın politikaları YED’in ilk örnekleriydi. Aynı dönemlerde Çevre’nin borç ödeyemez duruma gelmesi Merkez’in ekmeğine yağ sürdü ve Merkez, IMF ve DTÖ gibi örgütlenmelerle dünya ekonomisinde söz sahibi oldu. Serbestleşme rüzgarı Gorbaçov’un başa geldiği SSCB’de de esmeye başlayınca Doğu’ya kaydı ve 1990’ların başında SSCB yıkılınca artık rüzgar fırtınaya dönmüştü. Serbestleşme artık küresel boyuta gelmeye başladı ve diğer ülkeler de çağdışı kalmayalım korkusuyla bu akıma katıldılar.
Eski ekonomik düzen İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde regülasyon öngörüyordu. Savaşın yıkıntılarını sarmak için bu kaçınılmaz bir dönemdi. Eski düzen yenisinden çok farklıydı. Ülkerler arası ticaret ve sermaye hareketlerinde ciddi kısıtlamalar vardı. Kamu harcamaları GSMH içinde ciddi boyutlardaydı. Ancak Eski Düzen kendi sonunu da yavaş yavaş hazırlıyordu. Vietnam Savaşı sonrası ABD’nin büyük dış açıkları büyük dolar birikimine yol açtı. Sonuçta Bretton Woods Para Sistemi çöktü. Bu gelişmelerin ardından OPEC’in petrol fiyatlarını yükseltmesi Arap Ülkeleri’ne büyük bir fon transferine sebebiyet verdi. Artık dünyada ‘Stagflasyon’ ortaya çıkmıştı. Merkez’in krize düşmesi peşinden Çevre’yi de sürüklemişti.
İşte bu koşullar altında Yeni Ekonomik Düzen’in ortaya çıkması için bütün koşullar ortaya çıkmıştı. Serbest piyasa-serbest sermaye hareketleri-özelleştirme-küreselleşme hedefleri, sermayenin kar haddini yükseltmek için yola döküldü. Serbestleşme peşinden deregülasyonu, özelleşmeyi getirmişti, Merkez ÇUŞ’larının Çevre’deki KİT’leri ele geçirmesi süreci artık başlamıştı. Küreselleşmenin önünde ‘Komünizm’ tehlikesi de kalmamıştı. Küreselleşmenin temelindeki öğreti ise, evrensel düzeyde serbest piyasa ekonomisine geçişteki bütün ülkelerin tek pazar oluşturmak üzere dünya pazarıyla bütünleşmesi ve mal, hizmet ve sermaye hareketlerinin tam anlamıyla serbestleşmesiyle küreselleşmenin tamamlanmasıydı. Ancak yeni düzenin hiçbir sosyal boyutu yok, en zengin ülkelerde bile sokakta yaşayan insanları görmek mümkündü artık. Bu da Merkez’in ne kadar gözü kara olduğunun belirtisiydi. Diğer bir sosyal boyut yüksek teknolojinin getirdiği otomosyon imkanlarıyla bir çok kimsenin işsiz kalmasıydı. Bu işgücü kendi ülkesinde yatırım olmadığı için çalışamıyor. Merkez’e gittiğinde ise yaratık muamelesi görüyor. Böylece yeni düzen bir çelişki yaratıyor: Merkez’de küreselleşen büyük sermaye ve üstün vasıflı emek ve iş bulamayan ama çok sayıdaki vasıfsız işgücü.
Piyasa ekonomisindeki ülkelerde sermayenin kar haddinin düşmesi ve peşinden büyümenin tıkandığı dönemlerde, yöneticiler yeni arayışlar içine giriyorlar. İhracatı artırma, işçi çıkarma gibi yöntemlerle krizi aşmaya çalışırlar. Hükümetler ise ekonomi politikalarını değiştirerek durgunlğuğu aşmaya çalışırlar. Yalnız kriz dönemlerinde Merkez ülkeleri politika değiştirmekle sadece kendi ülkesini değil bütün dünyayı etkiliyorlar. Bu da onların dünya ekonomisi açısından oynadıkları kumarın büyüklüğünü gösteriyor.
Merkez’de küreselleşme sonrası ilk duraklama petrol kriziyle yaşandı. Bu dönemde bütün merkez ülkeleri zor yıllar yaşadılar. ABD’de GSYİH artışı önceki döneme göre %2.2 düştü, enflasyon %8.2’ye çıktı ve işsizlik %6.8’e fırladı. Ancak bu dönemdeki düşüşler bütün Merkez ülkelerini etkilemedi. Japonya’da kriz etkileri ABD ve AB’de olduğu gibi keskin değildi. Merkez’de sorunlar varken Japonya 1960’lı yıllarda müthüş bir büyüme yakalamıştı. Ortalama %10 büyümüştü bu dönemde Japonya. Ancak Japonya yalnız değildi. Bir dizi ‘Asya Kaplanı’ da bu dönemde hızlı büyüme gerçekleştirmişti. Uzak Doğu’da rekabet artıyordu. Çin Halk Cumhuriyeti, Güney Kore gibi kaplanlar hızlı bir büyüme trendi yakalamışlardı. Bu ülkelerin bu şekilde gelişmesinin birkaç nedeni var:
1)Japon modelini kendilerine örnek almaları
2)Taklit yoluyla ÇUŞ’lara rakip olmaları
3)İnsanların çalışmayı sevmeleri(çok fazla ücret almadan da        olsa)
4)ABD’nin bazı yan sanayi ürünlerini, işçi ücretlerinin düşük olası dolayısıyla buralara kaydırması bu nedenler arasında sayılabilir.
Çevre’nin dış borçlandırmayla Merkez’e uyarlanması bu dönemde sağlandı. Merkez’in petrol krizinden sonra durgunluk yaşaması, Çevre’ye de sıçramıştı. Hatta Çevre’nin durumu daha da kritik duruma gelmişti. Çevre bu kriz sonrası petrol fiyatlarındaki artış nedeniyle dış borçlarını ödeyemez duruma gelmişti. OPEC ülkeleri, artan petrol fiyatları sayesinde çok büyük miktarlarda sermaye biriktirmişlerdi. Bu sermayelerini Merkez ülkeleri bankalarında değerlendiriyorlardı. Bu sayade Merkez bankaları yüksek miktarlarda fon birikimi sağlamışlardı. Çevre ülkelerinin kredi ihtiyaçları Merkez’de biriken OPEC fonlarıyla karşılanmaya başladı. Çevre bu fonları ithalat artışı için kullanıyordu. Bu ithalat artışı, ihracatı artırma gereği olmadan sağlanıyordu. Bu arada bankalara borçlar giderek artıyordu. Merkez’de amaç ihracat artışını sağlamak olduğu için bu değiş-tokuştan herkes memnun gözüküyordu. Yalnız Çevre bu fonları yatırım için kullanmadığından aldığı borçlar biriktikçe, geri ödeme olasılığı azalıyordu. Merkez bankaları, bu işlem karlı olduğu için risk denetimi yapmadan bu kredileri dağıtıyordu.
Sonunda beklenen oldu ve Çevre’de kriz baş gösterdi. Çevre ülkeleri, borç batağına düşmüştü. Örnek olarak kendi ülkemizi verebiliriz. Bu dönemde Çevrenin toplam dış borçları 9 katına çıkarak 62.5 milyar dolardan, 561.4 milyar dolara çıktı. Bu olaydan en çok ABD zarar gördü ve Çevre’nin ithalatını artıracak yeni önlemleri yürürlüğe koydu.
Bu durumdan en karlı çıkan tabi ki Merkez oldu. Çevre’nin bu dönemde GSMH’nı artırması beklenirken tam tersi oldu ve Çevre krize düştü. Merkez tabi ki karlıydı, çünkü Çevre’ye kredi sağlayan gene kendisiydi.
1990’lı yılların başında Doğu Bloku çökerken Merkez’in iyi bir atak yapıp SSCB’den arta kalan alanda büyük rantlar elde etmesi bekleniyordu. Ancak bu olmadı, çünkü aynı dönemde Merkez de durgunluğa düşmüştü. Ancak ABD’nin burda yine reel bir kazancı mevcut. Rubleden çıkan yeni Doğu Bloku ülke paralarını dolara konvertible etmişlerdi. Bu da az bi kazanç değildi.
1993-1999 yılları arasında Merkez’in zirvesindeki ABD altın yıllarını yaşadı. ABD, Çevre ülkelerine yaptığı yatırımların semeresini bu yıllarda toplamaya başladı. Ayrıca yatırımlarını giderek attırıyordu ve artış olayında ona rakip olabilecek bir ülke de gözükmüyordu. Rusya yeni bir siyasal, ekonomik ve toplumsal bir döneme başladığından  onun rakipliği düşünülemezdi. Japonya’da talep azlığı nedeniyle ekonomikde bir durgunluk yaşanıyordu, ki halen yaşanmakta. Japonya bu deflasyon durumunda ABD’ye rakip olamazdı. AB’de de durum farklı değildi. AB de durgunluk içindeydi, o da rakip değildi. ABD bu rakipsizlik halide, istediği yerde rahatça at koşturabiliyordu ve bu dönemi altın çağ olarak atlattı.

 

 

Geri Dön




Toplist